Ana Sayfa

berlinturkbanner

berlinturkbanner

 A.Atilla Doğan

A.Atilla Doğan   |  BERLİN

YAZARIN TÜM YAZILARI

Babamın Marketi

Türkiye'de  ve Avrupa'da yaşayan insanlarımızın sıkça kullandıkları '' hayatımı yazsam roman olurdu'' sözü aslında bir deyişten çok fazla anlam içermekte. Eğer yazılsa veya kayda alınsa herkesin hayatı bir roman olabilirdi. Hatta kurgulanmış edebi eserlerin yanında gerçekliği ile daha da etkili bir çalışma olurdu. 

Benim babamın hayatı yazılmasa da roman olacak kadar sürükleyici, motive edici ve sürekli gelişmeye odaklı yaşanmışlıklara sahipti. 1933-1998 yılları arasına sığan bu hayat hikayesi ancak 65 yıl sürebildi. Babam ile tanışmamız 1959 yılında olmuş. Bir bebek olarak beni eline aldığında 26 yaşındaymış. Benim babamla ilgili hatıralarım her çocuk gibi 5 ya da 6 yaşında başlıyor. 18 yaşıma kadar birlikteyiz aynı evde. Sonra Üniversite eğitimi için ayrılma, iş hayatı ve yurt dışına gidişimle çok az biraraya geliyoruz. 27 yıl önce bir temmuz ayında babamı kaybettiğmde 39 yaşındaydım. Şöyle bir hesap yaptım. Çocukluk bölümünü çıkardığımda babamla birlikte geçirdiğim süre yaklaşık 15 yıl kadar. 

Beş yılı çocukluk, 19 yılı eğitim ve kariyer için geçen ayrılıklar ile babamdan 24 yıl ayrı ve uzak kalmışım.

Bazıları için anası ve babası hayatta olsa bile;  birlikte olmak, yüzyüze konuşmak, can sıcaklığını hissetmek, dertleşmek mümkün olamıyor. Hele de benim gibi araya sınırların girdiği yurtdışında yerleşikler için ana, baba ve anavatan hasreti hiç bitmiyor. Yıllar geçtikten daha daha doğrusu iş işten geçtikten sonra sonra düşünüyorum da; okul, iş, evlilik veya kariyer gibi nedenlerle anadan, babadan, kardeşten, evinin yolundan, memleketinin taşından toprağından uzak kalmak doğru mu?

Bir de nankörlük yapmadan soralım, bizler yani çeşitli nedenlerle sılayı terk edenler yeni heyecanlar ile çekip giderken sılada kalanları hiç düşündük mü? Anam, babam 'Git oğlum! Bizi düşünme senin geleceğin önemli' derken benim gönlümü hoş ediyorlardı da, ben onları yalnız bırakırken onlar kadar fedakarlık yapabiliyor muydum? 

Babam diye başladım bir türlü sadede gelemedim. Babamın hayatından ve felsefesinden anektodları daha sonra yeri geldikçe yazmaya çalışırım. Bugün size babamın ticari hayatının son yirmi yılında faaliyet gösterdiği marketinden bahsedeceğim. Yıllarca tüketim kooperatifçiliği yapan babam 1978 yılında kendi marketini açtı. Ticareti ilkelerinden taviz vermeden yapardı. Bu nedenle çekirdekten tüccar olanlar sürekli babama tavsiyeler verirdi. Babam kimi tavsiyelere uyar kimini ise dikkate almazdı.

Babamın ilk marketinde bir kasiyer, bir şarküterici ve bir de depocu, ikinci mağazasında ise iki eleman çalışırdı. Ben de zaman zaman patronun oğlu oalarak yardıma giderdim.

Babamın marketinde öğlen 12-13 arasında öğle tatili yapılır. Mağaza kapatılır personel yemeğe giderdi. Pazar günü de hafta sonu tatili yapılırdı. Eski Türkiye'de restoran ve turistik yerler dışında tüm işyerleri pazar günleri kapanırdı.

Bugün Türkiye'de zincir marketler dini bayramların ilk günü bile öğleden sonra açılmakta ve neredeyse 7/24 toplumun ara vermeden alışveriş yapması için dini, kültürel ve insani değerler ayaklar altına alınmaktadır.

Kiraz 500 TL, Limon 130 TL

Türkiye'de semt pazarlarında neredeyse 100 TL'nin altında meyve bulmak imkansız. Olanlar ise ikinci ya da üçüncü kalite ürünler. Yine bu yıl kirazın kilosu 500, limon 130, vişne 250, İncir 200 TL civarında satılıyor. Şarküteri ve kasaplardaki ürünlerden hiç bahsetmesem daha iyi. Pazarcı, kasap ya da balıkçı bu fahiş fiyatlar karşısında halk ile karşı karşıya geliyor. Satıcı satarken, tüketici alırken memnun değil! Üretici ise hiç memnun değil neredeyse üretmekten vazgeçer duruma geldi. 

Yıllar önce de böyle durumlar olurdu. Fiyatlar yükselir hatta bazı ürünlerin kıtlığı yaşanırdı. Babamın marketinin kapısında çay, şeker, margarin ve prinç kuyrukları olurdu. Geceleri evde üzerine kaşe basılmış kuponlar hazırlardık ailece. Müşterilere her gün gelecek ürün kadar kupon verirdik. Kuponu olan kuyruğa girer satın alırdı. Dökme çay 100 gr. Margarin iki adet, pirinç ise yarım kilo ile sınırlı verilirdi ki, daha fazla kişinin ihtiyacı görülsün.

Ancak tüm bunlara rağmen bugünkü kadar büyük bir yoksulluk yoktu. Babam fiyatı aniden ve çok yükselen hiç bir malı dükkana sokmaz hatta mağazanın camına '' X Marka ürün fahiş fiyatı nedeniyle mağazımızda satılmamaktadır'' diye yazardı. Ben de üniversitede işletme okuyan çiçeği burnunda akademisyen olarak babamı anlamazdım! ''Baba biz ticaret yapıyoruz! Malı getirip rafa koyarız parası olan satın alır'' diyordum.

Babam kooperatifçi dayanışması ile '' Müşterimin sömürülmesine aracı olmam'' derdi. Babam dağıtım zincirinin son halkasıydı! Tüketici ile karşı karşıya gelen kişiydi. Tüketici aldığı ürünle ilgili her türlü olumsuzluktan babamın marketini sorumlu tutuyordu. Belki müşteri bunu doğrudan söylemese de zihninden geçenler bunlardı.

Üretici, dağıtım şirketi, toptancı ve son satıcıdan oluşan sistemde son satıcı yani bakkal, market ve benzeri yerler hayat pahalılığının sorumlusu olarak görülürdü. Babam bunu görmüş olacak ki, fahiş fiyatlı ürünü marketine sokmazdı.

Babam bügün hayatta olsa ve ticaret yapsa; 500 liradan kiraz satmazdı. Ya da gider doğrudan üreticiden satın alır, tüm aracıları ortadan kaldırıp 50-60 liradan kiraz alır, bunu da en fazla 70-80 liradan satardı. Şundan kesinlikle eminim ki mağazanın camına ''Kirazı üreticiden 50, 60, 70 TL'den alıp, size 500TL'den satanların aracısı olmamak için mağazamızda bu yıl kiraz satılmayacaktır! '' diye özenle hazırladığı afişi asardı.

Eskinin Türkiyesi de, eskinin esnafı ve tüccarı da küresel sistemin yeni Türkiyesi'ne göre çok daha iyiydi, güzeldi, insani ve vicdanlı idi!

Gelde özleme o günleri ve o güzel insanları!